İnsan dediğimiz şey, bireyci bir tasavvurun varsaydığının aksine, kendi içine kapalı bir özneye indirgenemez. Her şeyin başlangıcına yerleştirilen, toplum öncesi yalıtık birey yahut her türden toplumsallıktan arındırılmış bir insan doğası fikri ne kadar temelsizse, bireylerden bağımsız bir “toplum” fikri de o kadar temelsizdir. Charles H. Cooley’nin sosyolojik düşüncenin klasiklerinden biri olan bu eseri, tam da bu kolaycı karşıtlığı dağıtarak işe başlar.Cooley’nin en güçlü kavramsal katkılarından biri de burada belirir: ayna-benlik. Benlik, kendi içine kapalı bir özden değil; başkalarının bakışlarından, onların bizi nasıl gördüğüne ilişkin tasarımlarımızdan ve bunlara verdiğimiz duygusal tepkilerden oluşur. Kısacası, “ben” dediğimiz şeyin en mahrem yerinde bile başkaları vardır. Duygudaşlık, öykünme, düşmanlık, otorite ve vicdan da bu toplumsal kuruluşun farklı görünümleridir. Fakat bu, bireyin toplum karşısında silinmesi anlamına gelmez. Tersine, birey ile toplum aynı insanî gerçekliğin birbirinden ayrılamayan iki veçhesidir.İnsan Doğası ve Toplumsal Düzen, gündelik hayatın en sıradan duygu ve ilişkilerinden hareketle son derece temel bir sosyolojik sorunun peşine düşer: Birey, başkalarıyla ilişkileri içinde nasıl bir benlik kurar ve bu toplumsallığın içinde nasıl kendisi olur?