Dipsiz kuyulardan yankılanan ay ışığındaki matem gibi saklı, Umudu taşıyan umutsuz bir atlı gibi elzem, Ruhumun dehlizlerinden yankılanan boğuk çığlıklar kadar gereksiz, Dağları yırtan bir sel dalgasının önünde masum bir at arabası gibi çaresiz, Düşlerimdeki huysuz bir tayın kuyruk çırpışları kadar özgür, Bir karabaşın tehditkar havlamasındaki asalet gibi hoyrat, Bir kardeş ile içtiğin üç beş bardak çay kadar aziz Solduğunu zannettiğin o ulu bozkıra fırlatıp attığın emsalsiz bakış gibi karmaşık, Alaca bir karga gibi umarsızken, Bir ibibik kuşu kadar narin, Bir akşam üstü başını iki yana sallayarak köye inen sığır sürüsü gibi bir özlem, Tarifsiz duyguların içine sinmiş, eşsiz, arsız bir umut gibi sabırsız, Toprağını işleyen, işleten nasırlı ellere hürmeten… veya ot ses çıkarsa da önemi yoktu. Artık böyle cılız seslere alışmıştı.”